Mutlak Hiçlik: Jake Barningham’ın Videoları

Görülmeyen Dünya


Fol Sinema, 9 Ocak 2016 tarihinde Jake Barningham’ın videolarından oluşan ‘Mutlak Hiçlik’ başlıklı bir gösterim programı düzenledi.

Gösterime eşlik eden 100 adet kitapçık basıldı. Bu kitapçıkta, Yoel Meranda’nın gösterim için kaleme aldığı 'Gaipten Videolar' başlıklı yazısı ile Sara Freeman’ın sanatçı ile gerçekleştirmiş olduğu bir söyleşi yer aldı.

Sara Freeman tarafından gerçekleştirilen bu söyleşi, 5 Nisan 2014 tarihinde INCITE Journal of Experimental Media’da [incite-online.net] yayınlanmıştır. İçeriğin yayınlanması konusunda INCITE’nin editör ve yayıncısı Brett Kashmere’den izin alınmıştır. Türkçeye Bade Kiraz Özer tarafından çevrilmiştir.


Sara Freeman


Jake Barningham






Sara Freeman

Jake Barningham




















Sara Freeman

Jake Barningham

















Sara Freeman


Jake Barningham












































Sara Freeman


Jake Barningham







Sara Freeman

Jake Barningham









Sara Freeman

Jake Barningham






Sara Freeman

Jake Barningham














Sara Freeman


Jake Barningham



















Sara Freeman

Jake Barningham


Sara Freeman

Jake Barningham










Sara Freeman



Jake Barningham






















































































Sara Freeman

Jake Barningham



Sara Freeman

Jake Barningham


























Sara Freeman

Jake Barningham








Sara Freeman

Jake Barningham





Sara Freeman

Jake Barningham











Sara Freeman

Jake Barningham


Videoların bana inanılmaz derecede tinsel geliyor. Doğanın içinden ruhani hatta neredeyse grotesk gibi. İşlerini ve kendini de böyle tanımlar mısın?

Bence ruhçuluğun kökü ya da en azından ruhçuluğu olduğu şekilde var etmek bir inançtır. Hayatımıza anlam veren ve bizim anlayamadığımız düşünce. Video bu araştırmaya oldukça güzel şekilde katkıda bulunuyor. Göremediğimiz fakat görmek istediğimiz türden şeylerin araştırması; ruhçuluk veya bir başka deyişle tinsellik. Peki ben spiritüel miyim? Bu benim için pek fazla bir şey ifade etmiyor. Düşündüğüm türden bir şey değil.

Bu düşünce senin sıklıkla mırıldandığını duyduğum ‘bahçe’yle ilişkili mi?

Evet, benim için bahçe görülmeyen bir dünya. Ben videoyu art arda gelen imajlar bütünü olarak değil de başka şekilde tasavvur ediyorum: belki doğal bir tekrarlamalar silsilesi, döngüler, dürtüler belki de sadece hepimizin altından akıp geçen bir elektrik akımı. Ben videoyu dışarıya doğru gittikçe yayılan veya içeriye doğru gittikçe sıkışan enerji sarmalları olarak düşünüyorum. Bu bahçe sürekli olarak değişiyor. Görüntüleri çekerek veya alay ederek dışarıya aktardığım bir ortam burası. Bir bahçe yetiştirmeye çalışıyorum. Eğer süreç içerisinde bu metaforu üzerinden geçirebileceğim zararlı bir ot görürsem, bir başka deyişle “Aman Tanrım bu her şeyi korkunç bir kaosa sürükler” diye düşünebileceğim, onu kurgulamıyorum; videoyu silip en baştan tekrar başlıyorum ki bu da ara sıra moral bozucu olabiliyor. İnsanlar “Bu parçayı çok sevdim” diyecektir fakat o normal şartlarda düşünebileceğimiz, özgün bir parça olamaz. Yani ben, videonun görünmez dünyasını verimli bir bahçe olarak tasavvur ediyorum. Benim işim görüntü ‘yapmak’ değil, biraz hokkabazlık biraz da bahçecilik. Öğrendiğim kadarıyla bu işe tamamen yeni bir kelime dağarcığıyla yaklaşmamız gerekiyor. Ben bir kurgucu değilim; ben bir bahçe düzenleyici veya bir video-düzenleyiciyim. Bu benim videoya dair düşüncelerimin tamamını oluşturur. İnsanların düşüncelerinin var olduğu elle tutulur bir dünya inşaa etmek istiyorum. Dokunup koklayabileceğimiz kadar dupduru olmasını istiyorum. İşte benim istediğim bu. Bahçe diye adlandırdığım şey bu.

Kendi kurguculuğun hakkında ne hissediyorsun?

Kurgulama kısmında her zaman bir problemim oldu. İnsanlar filmlerimi gördüklerinde genellikle “Çok güzel kurgulanmış” diyorlar ve ne söyledikleri hakkında hiçbir fikrim olmuyor. Bir video parçasına hiçbir zaman ‘kurgulama’ düşüncesiyle yanaşmadım. Bu benim için çok yabancı bir konsept. Eğer herhangi bir noktada kendimi kurgu yapmam gereken bir pozisyonda bulursam, bir porsiyon görüntüyü ayırıp videoyu siliyorum. Kareler yerine porsiyon kelimesini kullanıyorum çünkü videoda sadece birkaç porsiyon görüntün vardır; bu konu filmde olduğu kadar hassas değildir. Filmde bir saniyenin 24’te 1’i olduğunu bildiğin bir kareyi kesemezsin çünkü kesersen onun sonsuza kadar kaybolduğunu ve bir daha asla geri dönmeyeceği için dert etmene bile gerek olmadığını bilirsin. En azından benim kullandığım düşük teknolojili şeylerde durum böyle. Filmden farklı olarak, videoda bir kadrajın veya dizinsel referansların yoktur. Kontrol etmen gereken plastik bir şerit, kare kare, aynayla veya elinde tutup “Bu üç kare olması gereken yerde değil” diyerek. Yani ben video yaparken bu tür düşüncelere dalmaktan kaçınıyorum. Ben gerçekten görüntüyü ne kurguluyorum ne de yaratıyorum; ben bir ortam yaratıp görüntülerin büyüyüp dönüştüğü bir dünyaya teşvik ediyorum.

Video yapmak hakkında ne düşünüyorsun? Neden film ile değil de video ile çalışmayı tercih ediyorsun?

Video fikirlerimizi ifade ederken kullanmaya alışık olmadığımız bir araç. Konu az önce söylediğim görünenler ve görünmeyenler meselesine geri dönüyor. Stan Brakhage, Ken Jacobs ve Peter Kubelka gibi bazı yönetmenlerin vurguladığı şeylerden biri de filmin bir materyal olarak görebildiğimiz bir şey oluşuydu. Gerçekten görebilirsin! Banyo edilmiş bir filmi kutusundan alıp makarasından çıkartıp görüntüleri bir şiir okur gibi okuyabilirsiniz. Marie Menken anımsadığım kadarıyla Brakhage’ın da bunu yaptığını ve Brakhage’ın ilk dönüm noktalarından birinin filmleri bu yolla okuyabildiğini farkettiği an olduğunu belirtmişti. Bazıları Peter Kubelka’nın filminin önünde fiziksel bir obje, bir heykel olarak duran ve ses getiren o fotoğrafı [Arnulf Rainer (1960)] hatırlar. Bunu videoda yapmak mümkün değil. Video örtülü bir terim olarak geçer çünkü yıllar içerisinde düzinelerce farklı görüntü kalitesiyle, ticari başarılarla ve sanatsal topluluklar tarafından çeşitli video formatları geliştirildi. Sadie Benning ve diğer pratik yapan insanlar tarafından kullanılmış bir kamera örneği olarak PixelVision’ı gösterebiliriz. Bu işin üretiminde standarttan daha düşük ses kalitesi gibi benim tarzıma benzeyen fakat beni çok az heyecanlandırabilen değişiklikler vardı. Video bir teknoloji olarak takip edebileceğimizden çok daha hızlı gelişti. Bu yüzden zamanımın büyük bir bölümü antik video cihazlarımın belirgin görsel özelliklerini incelemek için daha iyi teknolojilerle birleştirmeye adadım. Her video kamera veya formatı bana bir çeşit kar tanesi gibi görünür. Eğer bir Mini-DV kasedini makarasından çıkartıp ışığa tutarsam kırmızımsı bir renk ve ışığın manyetik banta yaptığı ve ne olduğunu bilmediğim şeyden başka bir şey görmem. Manyetik bant üzerindeki görüntüyü analiz edebilmek için görüntü işleme cihazına ihtiyaç vardır. Esasen bu kalıntılar değişmedi. Videoyu filmi tanımladığımız şekilde tanımlayamayız. Bunu defalarca söyledim çünkü defalarca söylenmesi gerekiyor. Mümkün olduğunca çok! Bir zamanlar video yapmak için tamamen eşsiz bir sistemi banyo etmek zorunda olmak bana çok mantıklı gelmişti. Daha sonra videodaki titrek ışıklar bana sedefimsi görüntüler ve oldukça beğendiğim bir haz vermiş olsa da kurgu ritmine ve yanıp sönen ışıklara her geçen gün daha az inanmaya başladım.Zaman içerisinde, eğer işlerimde sinematik etki altında kalmış nitelikler hissedersem, videoyu siler ve tekrar başlarım. Bir başka örtülü terim olan ‘sinema’ hakkındaki sinemayı sinema yaptığı iddia edilen bütün referansları söküp atmak istiyorum. Kavramsal olarak ele aldığımızda film ve video birbirinden tamamen farklıdır ve bu noktada her ikisini de ayırt ederken kullandığımız kelimeler çok önemlidir. Ben film çeken biri olarak anılmaktan ve film festivallerine işlerimi göndermekten minnet duymuyorum. Bugüne kadar yaptığım çoğu şey ‘film’ terimini işlerimden uzak tutmak üzere dizayn edildi. O terimi hep ayrı tuttum.Şu an benim için imaj yaratıcısı teriminin yeniden ele alınarak üzerine düşünülmesi son derece önemli. Muazzam bir dijital medya teknolojisi ırmağıdır ki yıllardır altımızda akıp gidiyor fakat sadece çok çok küçük bir porsiyonu kendi özgün görsel özellikleri üzerinde bir gelişim gösterebildi. Bu gelişim ise videonun belirgin algısal deneyimindeki değişikliklerden, yani filmin gösterimindeki farklılıklardan ibaret.

Başlarda ekipmanlardan söz ettin. Çekim ve kurgu aşamasında ne tür ekipmanlar kullanıyorsun?

Şu an özellikle Flip minoHD 720p kamerayla çekim yapıyorum. Bir zamanlar kurgu için [bu kelimeyi tereddüt içinde kullanıyorum] QuickTime’ı kullanıyordum fakat MacBook’um videoları verimli şekilde çalıştıramamaya başlayınca Windows’un az masraflı bir programını kullanmaya başladım. Burada asıl nokta; kullandığım programların aslında pek de bir önemi yok. İnsanların bugünlerde video yaparken özellikle kullandığı araçları kullanmıyorum. Başka bir şeye mecbur kalmadıkça da elimde ne varsa onları kullanıyorum.

Ne gibi şeyler?

Genellikle kullandığım görüntüleri kendim çekmiyorum. Önceden stok görüntü olarak refere edilmiş görüntüleri veya buluntu materyalleri kullanıyorum. [İnternette erişimimiz olan ve üzerinde çalışmanın imkansız olduğu yüksek boyutlu materyaller hariç] İnternette karşıma çıkan ve ilginç bulduğum video paylaşım sitelerine oldukça vakit ayırıyorum. Örneğin wunderground.org amatör bir meteorolojist sitesi. İçerisinde dünyanın dört bir yanından çekilmiş kısa, 1-2 dakikalık hızlandırılmış görüntüler var. Bu site yıllar önce de kullanıma açıktı ve iyi olarak addettiğim bazı videolarımı bu görüntüleri kullanarak videoda daha önce denenmemiş yöntemlerle yapmıştım.

Son zamanlarda üzerinde uğraştığın videolarında neleri kullanıyorsun?

Bu yıl Onion City’de gösterilen [Şikago’da Deneysel Film ve Video Festivali] PtákBásně I ve II (2013) kamusal alanda yapmaya karar verdiğim ilk çekimlerimden oluşuyor. Hayatımda ilk defa videoya çekiyordum. Sokakta bir şeyler oluyordu, yaşadığım yere yakın ve çok da sevdiğim bir parkta. Yani konu bakımından tekrardan elimde ne varsa onu kullanıyordum fakat yine de diğer insanların yaptığından pek de farklı işler değillerdi.

Bana biraz Narratives (2013) projenden bahseder misin?

Narratives tam bir merak konusu. Evimin yerlerine bantla yapıştırdığım fotokopisi çekilmiş görüntülerle oluşturuyorum. Daha sonra görüntülerin yanına dizüstü bilgisayarımı kurup flaşlı ‘strobe light’ [hızla tekrarlanan elektronik flaş] programı olan bir internet sitesine giriyorum. Site ışık kullanımı konusunda oldukça kontrollü ve hassas bir çalışma sistemine sahip. Bilgisayarımın ekranını hafifçe aşağıya doğru eğdiğim vakit puslu video ışığı görüntülerin üzerinde sekiyor. Daha sonra karanlık bir odada video kaydını gerçekleştiriyorum. Bunu genellikle iki kere yapıyorum ve sonuçta oluşan görüntüyü ışık bir kareden diğerine süzülürmüşçesine tarıyorum. Daha sonrasında hareketin yarattığı illüzyonun bir önemi kalmıyor. Görüntüler birbirini takip ediyor. Konu şu ki izleyici kendi duyusal önyargılarında ve zamanın algısında daha duyarlı bir hale getiriyor. Tıpkı bizim de dünya tarihini sanki değişken bir süreç değil de birbiri ardına gelen spesifik olaylarmış gibi algılıyor oluşumuz gibi. Bu videoların verdiği en büyük söz buymuş gibi geliyor bana; tesiri oldukça çarpıcı.

Bunlar kulağa harika geliyor fakat ben senin yeni projelerin hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyorum.

Tamam. Yeterince dürüst bir soru. Şu an iki proje üzerinde çalışıyorum; birisi epey muazzam diğeri ise biraz daha küçük ve diğerinin bir parçası niteliğinde. En büyük proje Narratives. Hikayeyi anlatma şeklimizi tamamıyla yeniden üretmek ve hikayenin ana konusuyla bağlantıda kalarak hikayenin aslında ne olduğunu bulmak; binlerce yıl önce olduğu gibi. Narratives’in en önemli görevi bizim dünyamızdakileri görünmeyen dünyaya aktarmak. Daha önce de belirttiğim üzere, çeşitli derecelerde ışık kesintileri ve ışık kaymalarıyla kaplı iki fotoğraf üzerine oluşturuldu; ışığın somut cisimler üzerinde sekmesiyle. Bugün bir çok insanın dijital olarak yaptığı şey kendi içinde harikulade olsa da tamamen sanal bir ortam içeriyor. Benim yaptığım ise somutu görünmeyenin içine taşımak, somut olmayan bir dünyaya. Narratives yeni bir efsane yaratmak adına, bir dünyayı başka bir dünya içerisinde tanıtma fikrini vücutlaştırıyor. Normal şartlarda yüzlerce olabilecekken şu an bunlardan yaklaşık yirmi tane var. Bu projeyi çevremizde yaşanan dünyanın, normalde üzerine pek kafa yormasak da kronolojik olarak yazılmış bir tarihi gibi görüyorum. Tıpkı bugün duvarlarımızda asılı olup da kullanmadığımız eski telefonlar ve evimizin bir köşesinde duran atamadığımız eski lambalar gibi. Farkında olmadan fazlasıyla sevdiğimiz türden şeyler. Narratives görünmez dünyalarımızdan toplanılmış bu çeşit şeylerden oluşuyor. Proje süreç içerisinde gerçek bir uzun metraj anlatıya dönüştü.

Peki gerçek bir anlatı mı yoksa Lewis Klahr tarzında bir anlatı mı?

Sana sadece şunu söyleyebilirim ki Antik Yunan’a dayanan ve yaklaşık bir saat veya belki biraz daha fazla süreli olacak.

Anlattığın sürece göre proje oldukça fazla çekim içeriyor. Bu doğru mu?

Olması gerekenden daha az çekim! Bu videoda karelerin her birinin birbirini ezmesi bence oldukça çağrıştırıcı. Ruhları ve bilinmeyen dünyaları anımsatıyorlar. Tabii başka şeyleri de. Bu proje aklımda ilk olarak herhangi spesifik bir zamana ve mekana ait, mükemmeliyetçilik kavramıyla mücadele eden bir proje olarak canlanmıştı. Neredeyse yaptığım her videonun farklı versiyonları vardır çünkü süreç önüme aynı görüntülerle neredeyse altı yedi farklı oldukça ilginç varyasyon sunuyor. Garip bir şekilde tamamlanmamışlıkları içerisinde tamamlanmış gibi hissettiriyorlar. Yeniden yapılandırılması gereken tarihi alıntılar gibi. Fakat bizim tarihi değil, anlatının konseptini tekrardan anlayıp inşaa etmemize yardımcı olacak yeni bir psikolojik bir metne ihtiyacımız var.

Şimdi biraz klişe bir soru soracağım çünkü klişe bir cevap almayacağımı biliyorum: İşlerinde ne tür sanatların etkisini görürüz? Kimlerin etkisi altında kaldığını düşünüyorsun?

Tahminimce etkisi altında kaldığım ilk insanlar ailem. Kendileri sıradışı insanlar. Babam kısa bir süre okula gitmiş, annem ise mahalle mektebinde eğitim görmüş. Yani aslında eğitimsizler. Fakat oldukça pratikler. Bu tarz bir çocuk yetiştirme sistemi benim için muazzam derecede kıymetli. En belirgin hatıralarımdan bir tanesi on yaşında odamda oturup arkadaşlarımın odalarının duvarları boyalıyken benimkinin boyalı olmadığını düşündüğüm andır. Benimki sadece sıvayla kaplıydı çünkü sürekli boya yapmak için bir hazırlık yapılıyordu ama bir seferde sadece az miktarda boya satın alabiliyorduk. Böylece evin her zaman bir ya da iki odası boyanamadan öylece kalıyordu. Benim odamın bütün duvarları boyasızdı ve alçıpandaki çatlakları kapatmak için kullandığımız dolgular açıkça görülebiliyodu. Bir keresinde babamın odama gelip etrafa bakındıktan sonra “Bütün bu bulutları odanda görme şansın olduğu için çok şanslısın. Birçok çocuğun odasında böyle bulutlar yoktur ve senin odanda bakabileceğin bir sürü bulutun var.” dediğini hatırlıyorum. Bunun gibi küçük dokunuşlardan bahsediyorum. O zamanlar babamın tam olarak ne yapmaya çalıştığını anladım mı bilmiyorum fakat annem, babam ve onlar gibi diğer işçi sınıfına mensup insanların kendi dünyalarını işlemelerine yardımcı olan yaratıcı ve farklı sistemleri var. Babam büyük ihtimalle odama gelip bulutları görebildiğim için şanslı olduğumu söylerken duvarları boyayacak kadar parası olmadığı için bu çeşit bir yöntemle kendisini iyi hissettirmeye çalışıyordu. Bu sayede ailem çevremdeki şeylerin nasıl dönüştürüldüğünü ve etrafımdaki şeylerin [odamın duvarları, garajda rastgele bulduğum ve hangi makineye ait olduğunu bilmediğim araçların, evimizin önündeki tahtaların arasında bulduğum çürümüş ölü hayvan vücutlarının parçaları] geçmişteki insanlar tarafından sahip olmadıkları şeyleri nasıl bir başka şekilde tasavvur edemediklerini anlamama yardımcı oldu. Daha sonra ben kendi ilgi alanlarımın bilinçli bir şekilde farkına vardığımda insanların kimlik olarak adlandırdığı şeylerin apaçık isimler olduğunun farkına varıp yakınlaştım: Stan Brakhage bana yardımcı oldu, aynı şekilde Ken Jacobs da. Fakat yine de sanıyorum ki en büyük ilham kaynağım yaptığı eşsiz videolarla Kyle Canterbury oldu. Kendisi artık bu işle daha fazla uğraşmıyor fakat videolarından birini ilk gördüğümde düşündüklerimi hatırlıyorum: “Nasıl oldu da daha önce bunu düşünemedim!” İlk olarak tamamen bir kıskançlık hissetsem de o duygu yerini aniden bir tür aşka bıraktı. Kyle’a şuan saygı duyuyorum. Kendisi benim en yakın arkadaşlarımdan biri ve hala daha şiddetle etkisi altında olduğumu o bugün video yapmaya devam etmiyor olsa da hissedebiliyorum. Kyle bana bir video görüntüsünün gerçekten ne kadar hassas olabileceğini öğretti. İşlerini görmek her seferinde videoyu yeniden tanımak gibi bir tecrübeydi. Video sanatının tarihi hakkında konuşmak istemiyorum. Benim de hala daha öğrenecek çok fazla şeyim var. Ancak işleri bir videonun ihtiyacı olandan çok daha duyarlı, çok daha özenli görünüyordu. Ben ortaya çıkardığım şey bir sevgiliymiş gibi videolara ses tasarlıyorum, farklı farklı yöntemlerle. Daha önce hiç böyle bir iş görmemiştim. Hem her an patlayacakmış gibi hem de sapasağlam görünüyordu. Hareket etti, titredi, düşündü, yaşadı ve filmin kısaltılamayacak görüntülerden oluşmadığını, tarihi ve hayatımızı oluşturan şeyler bütünüyle bugün bizim düşüncelerimizi teknolojiyi kullanarak görselleştirdiğimizi tamamen içsel bir psikolojiyle aktardı.Fragments from a Room (2006) adlı videosu hem yıpratıcı hem de muazzam derecede sakinleştirici. Bu video kendi içerisinde oldukça güzel yapılandırılmış ve planlanmış fakat dışarıdaki dünyanın hasretini çeken bir oda hakkında: bu güzel ve nitekim yeşil dünyanın erkekler tarafından dönüştürülmesinin ve anlaşılmasının mümkün olmadığı üzerine düşünüyor. Günlük hayatımızda anlamış gibi yaptığımız ve eğer bu deyimi kullanabiliyorsam, bence kendisinin videoları bu tür bir sinemanın ilk örnekleridir. Bu yolda ilerlemek, hayattaki amacımı açıklığa kavuşturdu. Yoel Meranda’nın videoları da aynı etkiyi yaratıyor. Tıpkı Kyle’ın yaptığı gibi bu dünyayı olduğundan daha ötede biliyor ve hissediyor gibi. İşlerini kendileriyle beraber ilk izleyişimde kendimi aşağılanmış hissetmiştim. Çünkü yoldan bir kere çıktığımı ve oldukları yere daha da yakın olmayı istediğimi biliyordum. Yaptığım işler umutsuzca bu dünyayı olduğundan daha ötede keşfetme çabamla beraber gelişmeye, buralara gelmeye başladı. İşe eski buluntu materyallerden oluşan ve süreç içerisinde modern bir hale getirilen videoları adapte ederek başladım [birinin adı Primordium (2010), diğerinin adı ise 2 (2010)] Bu video görüntülerini daha temel bir tamamlama ve ebedileştirmeyi sağlama amacıyla daha güzel işlemlerden geçirince, sinemanın altın çağı olarak bahsedilen teknik süreçlerin yükselişte olduğu dönemden bahsetmiyorum, yaptığım şey bir çalışma methodunun veya iş akışının söylediklerini aktarmak oldu. Bu konuyu ve film yapım sürecine dair terimleri daha az düşünmeye başladım, düzinelerce fotokimyasal görüntü, her karenin saniyenin 24’te birini oluşturduğu ve daha çok tek bir elden değil de büyük bir eserden özenilerek yaratılmış fakat aynı zamanda içerisinde birilerinin oynayabileceği bir dünyanın da parçası olması gibi şeyler. Bu kulağa çılgınlık gibi mi geliyor bilmiyorum ama bu benim yıllar önce yapmaya başladığım ve şu an da yapmaya devam ettiğim şey. Fred Camper da benim için bir başka büyük ilham kaynağıdır. Bir yazar, küratör ve öğretmen olarak bıraktığı mirasa ek olarak, kendisi bana göre yaşayan en harika sanatçıdır. Sanat eserleri çok verimli. Annem mahalle mektebinde eğitim görmüş. Yani aslında eğitimsizler. Fakat oldukça pratikler. Bu tarz bir çocuk yetiştirme sistemi benim için muazzam derecede kıymetli. En belirgin hatıralarımdan bir tanesi on yaşında odamda oturup arkadaşlarımın odalarının duvarları boyalıyken benimkinin boyalı olmadığını düşündüğüm andır. Benimki sadece sıvayla kaplıydı çünkü sürekli boya yapmak için bir hazırlık yapılıyordu ama bir seferde sadece az miktarda boya satın alabiliyorduk. Böylece evin her zaman bir ya da iki odası boyanamadan öylece kalıyordu. Benim odamın bütün duvarları boyasızdı ve alçıpandaki çatlakları kapatmak için kullandığımız dolgular açıkça görülebiliyodu. Bir keresinde babamın odama gelip etrafa bakındıktan sonra “Bütün bu bulutları odanda görme şansın olduğu için çok şanslısın. Birçok çocuğun odasında böyle bulutlar yoktur ve senin odanda bakabileceğin bir sürü bulutun var.” dediğini hatırlıyorum.

Fred Camper ile nasıl tanıştın?

Criterion, Stan Brakhage’ın işlerinden oluşan yeni bir DVD seçkisini piyasaya sürmüştü. O zamanlar kendimi sinefil sanıyordum fakat daha önce Brakhage’ın adını hiç duymamıştım. Yıl 2003’tü, ben kaç yaşındaydım o dönemde?

17 ya da 18 yaşında olmalısın.

17 mi? Gerçekten mi? O yaşta her haltı bildiğimi sanıyordum. Brakhage’ın filmlerinin yeni çıkmış saykodelik işler olabileceğini düşünüyordum. Fellini’den ve 60’lar döneminden başka saykodelik işlerle beslenmiş acayip görüntüler geliştirdim. İzlediğim ilk Brakhage filmi 32’’ tüplü televizyonda ve DVD formatında The Dark Tower (1999)’dı. O andan itibaren benim için bir daha hiçbir şeyin aynı olmayacağını anlamıştım. Tıpkı ailemin de bana öğrettiği gibi sadece etrafındaki materyalleri kullanarak bütün evreni yeniden yaratan biriyle tanışmıştım. Bir kilisede temizlik görevlisi olan annem ve kamyon şoförü olan babam bana kelimelerimin ne kadar elverişli olduğunu öğretmişlerdi. Aynı şekilde Brakhage da diğer sanatçılardan farklı olarak geleneksel yöntemlerden uzak durarak eğitilmişti. Dışlanmış bir sanatçı değildi fakat o şekilde bir düşünce yapısına sahipti. O DVD’leri defalarca, binlerce kez izledim ve en sonunda piyasaya sürülecek filmler hakkında tanıtıcı yazılar yazan Fred Camper’a yazdım. Yazdığı yazıda Brakhage’ın işlerini nasıl izlemek gerektiğini ve ona benzeyen işler yapabilmek için en önemli unsurlardan bahsediyordu. Camper’a yazdığım yazıda başka bir DVD’nin çıkıp çıkmayacağını sordum. Neredeyse hemen cevap verdi ve “Evet, belki, ama merak etme, zaten bu filmler en güzel 16mm’de izleniyor.” dedi. Bunun garip olduğunu düşünüp neden öyle söylediğini sordum. Cevap olarak Brakhage’ın potansiyel bir film hakkındaki düşüncelerini, özellikle bir sanat biçimi olarak ele aldığımızda, sinemanın fiziğe dayalı oluşu ve sinemanın geçmişte ne olup şimdi bir çeşit görüntü yaratma tekniği olarak daha iyi bir adlandırmayla nasıl olabileceği gibi iki şekilde incelediğini söyledi. Bu esnada yıl 2003 veya 2004’tü. O dönemden bu yana Fred’le bugün bile hala daha yazışarak iletişime geçen iki yakın arkadaş olduk. Kendisi benim için harika bir ilham kaynağı. Attığı e-mailler, ne kadar samimi olduğunun bir önemi yok, tüketmem gereken felsefi altın külçeleri gibi. İşte Fred Camper’la böyle tanıştım.

Müzik hakkında ne düşünüyorsun?

Bir ilham kaynağı olarak mı? O benim en mükemmel ilham kaynağım. Ve Fred’e teşekkür etmem gereken bir başka konu da, beni kendisi olmasa başka türlü öğrenemeyeceğim tarzda yeni müziklerle ve bestecilerle tanıştırmış olmasıdır. Müzik sinemanın yapamadığı kadar hayatımı berraklaştırma gücüne sahip. Bu özellikle Bach’ın müziği için geçerli. Bach, bana göre yaşamış en muhteşem besteci olabilir. Aynı zamanda Perotin ve Leonin ve modern bestecilerden Conlon Nancarrow da benim için önemlidir. Conlon Nancarrow anlatmaya çalıştığım şeyle doğrudan alakalıdır.

Neden?

Otomatik piyanolar için müzik besteliyor. Kağıt bir ruloları var ve üzerinden müzik okuyup çalabiliyorlar. Nancarrow sadece bu makinelerin çalabileceği bir müzik yaratmak istedi ve netice ortaya kendine has melodileriyle yeni bir dil yarattı. Kendi dünyasında! Harry Partch de aynısını yaptı bütün kahramanlar gibi.

Videolarında renk ne çeşit bir rolü üstleniyor?

Bu biraz ilginç çünkü videoda renge güvenmiyorum. Görüntülerimden rengi mümkün mertebe uzak tutmaya çalışıyorum. Fakat siz ne kadar uzak tutmaya çalışırsanız çalışın, renk kendine doğal şartlarla ne yapıp edip bir yer buluyor. Daha önceden de Narrative’in bölümleri için tanımladığım üzere süreç içerisinde kullandığım fotokopiler siyah beyazdı. Çalıştığım ofiste renkli kartuş kullanılmadığı için siyah beyaz görüntüler kullanmak durumunda kalmıştım. Fakat dizüstü bilgisayarımdan gönderdiğim ışık her nasıl olduysa görüntüleri çok garip renklere bürüdü. Açık maviler ve yeşiller; daha önce de söylediğim gibi oldukça duru, doğadaki gibi bir görüntüye sahip. Rengi, döngüdeki çağlayan tekrarlardaki çeşitli hızları saymak ve vurgulamak için daha çok müzikal bir element olarak kullanmaya başladım.

Videolarının bir çoğu neden sessiz?

Tipik Brakhage sebeplerinden dolayı. Eğer herhangi bir görüntünün üzerine herhangi bir ses koyarsanız, ses görüntüden baskın bir deneyim olarak önümüze gelecektir. Brakhage gibi sesin estetik bir problem olduğunu düşünmüyorum fakat işlerime yakışmadığını da hissediyorum. Sesin özellikle soyut filmlerde oldukça güzel şekillerde kullanıldığına şahit oldum. En son The Ghost and Mrs. Muir (Joseph L. Mankiewicz, 1947)’i izledik ve sahne düzenlemesinde en önemli kısmın diyalog olduğunu idda edebileceğimizi gördük. Aynısının Howard Hawks’un filmi için de geçerli olduğunu söyleyebilirim. Fakat birçok film, sesi kısılarak veya alt yazısı olmadan izlenebilir ve bu durum filmin büyüsünü kaçırmaz ki bu da film müziğinin o kadar da önemli bir rol oynamadığının göstergesidir. Bu bir eleştiri değil, sadece gözlemlediğim bir durum. Eğer bir Howard Hawks filmini sessiz izlerseniz, özellikle de John Wayne ile birlikle yaptıkları filmi, filmin büyüsü neredeyse yarı yarıya azalır. Bu gerçekten dikkat çekici. Sessiz izlenilen bir Rio Bravo (1959) tam anlamıyla bir işkencedir. Diyalog ve ses filmin en karmaşık bölümüdür [Barok, John Wayne’in konuşma ritimleri, “kendi... kendini acıtmak?” derken kullandığı türden güçlü duraklamaları] Duraklamalar, tam bir Hawks tarzında mükemmel bir mimariyle sıralanmış ve yerleştirilmiş. Bu tür mükemmel görsel düşünceler filmin ilerleyişinde mümkün oldukça duru, tekrarlayıcı ve sonsuz görünüyor. İlginç bir şekilde müziği ve diyaloğu aynı kefede değerlendiriyorum. Video filmde olmayan kendisine has bir sessizliğe sahip. Brakhage’in işleri projektörün izin verdiği ölçüde sesssiz izlenmelidir. Bir video projeksiyon cihazından bazen çok tiz sesler duyabilirsiniz veya ona benzer, ama kulak o seslere alışık. Bir diğer taraftan 16mm projeksiyon cihazına gelince, Brakhage’ın işleri temel bir ritim üzerine kurulu. Elleriyle renklendirilmiş işleri ve tabii ki bilinçli olarak sektirilen görüntüleri çok güzel görünüyor.Bütün bunlardan sonra videolarımın tümüyle sessiz olduğundan pek emin değilim. Ortama ait bir ses her zaman çeşitli yöntemlerle özgün bir heyecan yaratabilir: sandalyelerin sesleri, öksürükler, fısıldaşmalar, yanlışlıkla çalan telefonlar ve sesten sonra seyircide oluşan tepkiler. Bence bütün bunlar bir şekilde gösterilen şeyin müziğini oluşturabilir. Herhangi bir müzik seçmemek benim tercihimdi. Hiçbir zaman bir stüdyoyla bir iletişimim olmadı. Bununla ilgili bir başka düşünce şekli de daha önce de bahsettiğim görsellerden ibaret olan bahçe, seslerden değil. Bu görüntüler bir fısıltıyla aşınacak, uçup gidecek. Müziği ve diğer karmaşaları rahat bırakın.