Yeni Hakkında Mülâhaza:
Pazu


Fol Sinema, 28 Kasım 2015 tarihinde Volkan Ergen’in Yeni adlı filminin gösterimini düzenledi. Gösterim, yönetmenin katılımıyla gerçekleşti.

Gösterime eşlik eden 100 adet kitapçık basıldı. Bu kitapçıkta, Volkan Ergen’in kaleme aldığı bir önsöz, Ayça Telgeren’in, Volkan Ergen ile gerçekleştirdiği ‘Yeni Hakkında Mülâhaza: Pazu’ başlıklı söyleşisi ve Melda Köser’in ‘Senİn Kendİnle Olan Bağınla, Bağ Kurabİlİr Mİyİm?‘ başlıklı yazısı yer aldı.









Ayça Telgeren


Volkan Ergen














Ayça Telgeren

Volkan Ergen


Ayça Telgeren

Volkan Ergen




Ayça Telgeren


Volkan Ergen















Ayça Telgeren



Volkan Ergen





Ayça Telgeren





Volkan Ergen














Ayça Telgeren

Volkan Ergen














Ayça Telgeren






Volkan Ergen






Ayça Telgeren






Ayça Telgeren



Volkan Ergen







Ayça Telgeren


Volkan Ergen







Ayça Telgeren

Volkan Ergen







Ayça Telgeren


Volkan Ergen








Ayça Telgeren




Volkan Ergen







Ayça Telgeren

Volkan Ergen

Ayça Telgeren
Bu yazı hazırlanırken önce Volkan Ergen ve Ayça Telgeren’in içerisinde olduğu küçük bir grup Yeni üzerine sohbet etti, konuşmaları kaydetti, sonrasında Ayça kayıtlardan ve bu vakte kadar ki tanışıklıklarından yola çıkarak bir röportaj oluşturdu, Volkan’a gönderdi. Bu anlatının yöntemi üzerine tartıştılar ve Volkan cevapların bir kısmını yeniden kaleme aldı, değişiklik veya ekleme yaptı ya da olduğu gibi bıraktı. İkisi de çok eğlendiler.

Bastırılmış sanat özgürdür diyorsun, YENİ documentary bu planlı baskılamanın bir ürünü, oluşturduğun engeller, sınırlamalar neler?

Ortak engeller öncelikle kostümler: üstlerine çok dar-bol gelen sosyal yaşamda giymeyi belki tercih etmeyecekleri türde şiir gibi kıyafetler, bunun yanında çıplak ayakla basmak bir zorluk, sanatçılar ziyadesiyle hırpalandılar, gidilen yer sapa bir patika, kenarı uçurum, bu korkutucu hayranlık uyandırıcı bir taraftan ve yol boyu yapılan sohbetlerde tanışıp koklaşıp korkularını öğreniyorum ve biraz daha üstlerine gidiyorum, en önemlisi de sanatçıların nasıl bir şey yapacaklarını bilmemeleri, hep yuvarlak cümleler kuruyorum. Gidilecek yere varınca önce mekan şaşırtıyor ve sonra onlara şunu giyeceksiniz ve şunu gerçekleştireceksiniz diyorum. Onlar açısından en iyi performansları değil belki, bazısı kendini izlediği zaman keşke bunu böyle yapmasaymışım diyebiliyor lakin bir amaç doğrultusunda bütünlüklü diyebileceğin bir iş çıkıyor, konservatif bilginin dışında bir iş, o an düşünecek zamanları olamıyor çünkü rahatsızlıkları gerçek ve vazgeçmek için artık geç.

Volkan insanlar sana çok güveniyor.

Onları oyuna dahil etmek için bir çok yol denerim, bu sayıda meşgul insanı bir araya getirmek hiç kolay değil. Belgeselde 22 kişi var.

Tüm sanatçıları tanıyor muydun?

Çoğu ile belgesel sürecinde tanışıp yakınlaştık. İlk ve en büyük desteği Ümit Ünal’dan gördüm, tüm belgesel sürecinde zaman ayırdı, çözüm üretti ve en kıymetlilerini paylaştı benimle, müthiş bir yaratıcı kalp ve beyin kombinasyonu, eşsiz.

Ben bu işe belgesel demekte zorlanıyorum, bilindik belgesel algısını karşılamıyor, ne önemi varsa?

Belgesel ve film, üslup/teknik açılarından farklılıklar gösterir, hangisinin daha çok veri içerdiği ise hayata geçirenlerin inisiyatifinde ve konu üzerindeki birikimlerindedir, bu iki türü ayıran nedir diye sorulacak olursa ve buna tek kelimeyle açıklanması istenirse, cevap “gelenek” olacaktır. Sabit olmak gereksinimleri kategorize edebilmek dolayısıyla kıyas kabul edebilir bir şekle sokmak amaçlarıyla her eser hem bilinçli gözlerin hem de bu dayatmaya maruz kalmış tüketicilerin birikmişlerinden oluşturdukları süzgeçlerinden tanımlanmak adına geçirilir, eğer eser çokça tanecikli ve görece daha az karşılaşılmış bir üsluba sahipse, akılda olumlu şekillenmemek kaçınılmaz olacaktır, Yeni’nin belge kapasitesine değinecek olursak: bu yapıda işler üreten kişileri bir araya getirmek halihazırda bir belge niteliği taşıyor; Türkiye’de, İstanbul’da 2010’larda güncel sanatı, müzisyenleri ve dansçıları bir ormana istifleyip; bakış açıları ve teknik seviyelerini ortaya koymanın belgesi. Bu noktada tespit benim için de geçerli, benim de seviyemi belgeliyor YENİ.

Akış arasında dijital grafiklere yer vermişsin, fezada akmak gibi, bir taraftan görüntülerde anlamlı bir şey aramak gibi beyhude bir arzuyu da tetikliyor, bende böyle oldu en azından.

Üretilen işlerin sıra dışılığı ve kendiliğindenliğini desteklemek adına kişilerin görsellerini kullanmadan bir takım grafiklerin altında duruşlarını sergileyen manifestolarını yazmalarını istedim. Bunu tetiklemek için uzun bir manifesto/rüya tasviri yazıp sanatçılarla paylaştım. Bu isteğim altı kişide karşılık buldu. Grafiklerle akan metinler de bunlar oldu.

Sana güvenmemi istediğin bir an oldu belgeselde, saksafon sesini duyana kadar gözlerimi kapamamı istedin. Ben bunu yaptım ve karşılığını da aldım. Ancak itiraf etmeliyim ki arada bir gözümü açıp benden kaçırdığın bir şey var mı diye de kontrol ettim. İzleyen diğer insanların tepkisi nasıl? Bu ilişki biçimi ile hedeflediğin şey ne?

Oyun oynamak sürpriz yapmak gibi, ellerinizi ben yıkayabilir miyim demek gibi. Bu yönlendirmeye direnen bir kişi oldu, bir çeşit inatçılık, yapmak istemedim dedi küçük sinirli bir edayla, bende kapatmayanları ileriki bir zamanda cezalandıracağımı belirttim, gülüştük. Ses ve görsel neredeyse ayrılmaz tamamlayıcılıkta yekpare görünüşlü farklı materyaller, ikisinin de benliğimiz için önemi sürekli değişkenlik gösteren ama önem sırası açısından karar vermemizi engelleyecek hızda hareket eden tecrübeler ve ben kendimi bildim bileli sevdiğim ne olursa onu paylaşmak için çırpınan birisiyim, bu yönüm hiç büyümedi sadece medenileşti, artık daha dolambaçlı yollar kullanarak ikna etmeyi deniyorum. Bu bağlamda filmi izleyen her kişi benim için yakın bir tanıdık gibi ve onların mutluluğu ve benim aldığım hazzı duyumsamaları hayati önem taşıyor ve işte tam o an görüntüyle değil sesle ilgilenmelerini sesle yıkanmalarını arzuluyorum, bu yönlendirmenin tek amacı budur.

İşitilen kişiler, görülen kişiler diye işaretlemeleri bu yüzden mi yerleştirdin?

Bir kullanma kılavuzu gerektiriyor belgesel. İşin başında işitilen ve görülen kişiler olarak belli işaretlemelerle temsil ediliyor. Süreç filmin şekillenmesinde değişkenlikler göstermesine sebebiyet verdi. Örnek olarak 2010 yazında Bennu Gerede haricinde herkesin çekimi bitmişti. Manifestoyu oklar ve edebi metinlerle çözmeden önce bir anlatıcı üzerinde duruyordum. Animasyon, dudakların hiç oynamadığı röportajlar, canavar biçiminde bir anlatıcı gibi yöntemler düşündüm. Bennu önce manifestoyu fiziksel tiyatro olarak canlandırdı. 1995 yapımı “Aşk Ölümden Soğuktur” filminde kendisini izlemiş ve zihnime kazımıştım, 2014 yılında okları buldum ve Bennu’yu filmin içerisine yerleştirmeye karar verdim. Ben de olacaktım belgeselin içinde. Tanıdığım çok yetenekli bir insana çektirdim, olmadı, yani başka bir şey oldu, dokunun dışında kaldığı için olamadı, o bölümleri kullanmadım. Teknik nedenlerden ötürü Meriç Dönük ve Nuri Harun Ateş kurguda yer alamadılar bunun için üzgünüm.

Muhteşem bir görsellik ile zor dinlenir bir sound’u yan yana getiriyorsun, sıkılma duygusuyla oynadığını düşünüyorum, baştaki flüt sahnesi ve son sahnedeki sesler ve tekrar görüntüler tahammülü zorlayan anlara dönüşüyor, bu bir özgüven mi veya seyirciyi de gördükleri ve işittikleri arasında sıkıştırıp zorlayıp, engeller oluşturma hedefinde olduğunu söyleyebilir miyiz?

Ortaya çıkanı çok sevmekle ilgili. Biraz zorlanacaksınız ama sonrası mutluluk, bir çeşit haz. Ses ve sessizlik arasında yükselip alçalacaksınız, filmin vaatleri var. Evet bir sıkıştırma söz konusu, bu benim için de geçerli, o hızda değişkenlik gösteren, o derece karanlık ve bulanık görsellere ve uyumsuz bir çok aralığa maruz kalmanın bir sonucu var, bu tanık olmaktan büyük mutluluk duyduğum bir zaman dilimi ve bu anlara ihtiyacımız var.

Yani insanları tüm donanımlarından sıyırarak kendileriyle mi yüzleştiriyorsun?

Kişinin doğal hali hala kendisi ile tanışıklık seviyesindeki kadar güvenlikli, bu yüzden hiç bir şeyi “doğal hali” ile kabul etmiyorum, “yapı bozumu” benim mottom olabilir.

Kabuk soymak diyebilir miyiz, hiç akıllarından geçmeyen bir durumu, davranışı veya rolü bedensel-kurgusal kontrolün ellerinde olmadığı bir anda önerme yoluyla sanatçının en ham haline ulaşma arzusu olabilir mi bu?

Evet tam olarak. En savunmasız-donanımsız anların en etkileyici-yaratıcı anları oluşturduğunu düşünüyorum. Bu refleks gibi ve öz benlik ancak bu zamanlarda kendisini gösteriyor. Gerisi öğrenilmişliklerden ibaret. Bennu’nun katatonik dönüşü çok etkiledi beni, oysa vücut dilini çok iyi kullanan bir oyuncu, yapabildikleri ile o an için sergilediği görsel birbirlerinden farklı, bu dönüşü başka bir filmin kurgusunda tercih etmeyebilirdim lakin YENİ documentary’le çok güzel örtüştü.

İnanç ikonografisine gönderme mi var? Alt metinlerin hepsi baştan mı yazılır, sanatçı bunu düşünür mü yoksa kervan biraz da yolda mı düzülür?

Kalk borusu ile başlangıçta Alper Maral uyanışı, Ayşe Nur sahnesi müjdeci Meryem’i, sonra Şenol Küçükyıldırım’ın trampet çalışında seçilen kadraj İsa’yı anımsatıyor. Bennu’nun sahnesi ise Şiilerin kendini dövüşü gibi bir ritüel veya kabul ediş her şeyi içe alış gibi düşünebiliriz. Ağzımdan bir şey çıkmıyor, senin olanı da sana gönderiyorum der gibi… Bunlar etrafımızdakilerin sesli düşünceleri, üstteki soru bu sohbet üzerine oluşturuldu.

Senin engellerin neydi?

Kendimle ilgili sorunlarım var, detaylı anlatmayacağım utanıyorum, kısaca çok klasik bir eğitim almış ve tüm bu eğitimin aksi yönünde hareket göstermiş bir sanatçı olarak kulaklarım anılar tarafından sürekli çınlatılmakta, bir çeşit mini lanet gibi. Bu belgesel süreci yaşamımın en zor duygusal hezeyanlı dönemine çöreklendi ve yıpratıcılığını sivrileşerek hissettirdi, şimdilerde ikisi de bitti, bir şeyler, o şeyler rayına oturdu sakinleşti.

Dört seneyi kapsayan bir proje bu, çalışmaların hep böyle uzun zamanlara mı yayılır yoksa bu YENİ documentary’e has bir durum mu?

Görüntünün üst bölümüne gerçek üstü bir his/sis verebilmek, müzikçilerin zaman kavramına dair oluşturdukları belirteçleri gizleyebilmek ve filmin içerisinde yerçekimsizlik hissi oluşması adına tüm birikimimi somutlaştırdım, görünmez halı üretmek gibi yıllarca didinmek fark edilemeyecek sadece hissedilebilecek detaylar üzerinde debelenmek, defterlerce not, kaybolmak, yeniden olmak bütünleşmek sonra yine bozulmak, bu kelimeler yalnızca kurgu sürecinin bir özetidir, altı aylık bir “anın” kısaltılmışları.

Ayşe Nur’un Türk Sanat Müziği söylediği bölüm belgeselin genelinden bağımsız şekilde beni benden aldı. İzlerken kendimi yanı başında ve müthiş korunaksız hissettim. Üstelik bu konuda yalnız da değilim, izleyen bir çok arkadaşımda da benzer bir etki oluşturmuş bu bölüm. Neden ve nasıl?

Aşina bir melodi ve buna eşlik eden uyumsuz aralıklar, çok katmanlı bir iş, bir lahananın içindeymiş gibi öze inmeye çalışıyor kişi, yaprakları görmezden gelmeyi deniyor, kurtulmak için onları ısırıyor, tadına bakmak isteyen yabancılarda mevcut, yok sayanlarda, çünkü öz tanıdık, öz biliniyor orası güvenli, sıcak, ben buna müsaade etmiyorum, hepsi sizin için, tabağınızdakileri bitirmeden masadan kalkmak yok yada hiç bir şey yemeden salonu terkedin.

Son soru, kendinde en çok neyi beğenirsin?

Pazularımı tabi ki. Pazularım çok güzel.

Haklısın.